"DAR ALANDA KISA PASLAŞMALAR" - Servet Onay Aşkın

Her şey, sağ ön koltukta duran ağır çantayı sağ elimle arka koltuğa fırlatmamla başladı. Omuzumun sigortası atmıştı sanki: “Tık” mı dedi, bana mı öyle geldi, bilemiyorum. İşin boyutunu ertesi sabah yataktan kalkarken anlayacaktım. Sağ kolumu yukarı kaldıramıyordum, yana rahatça açamıyordum, hele arkaya asla götüremiyordum. Dirseğimden destek vererek sol omzuma usulca dokunabiliyordum, ama belimi veya böbreğimi yoklamak ne mümkün… 

Kolum arka yönde ağır cezalıydı, esnekliği tümüyle elinden alınmıştı. Her hamlede yüksek gerilim hattına çarpıyor gibiydim. Hani görünmez biri “tık” demiş ve filmi o sahnede dondurmuştu. Omuz eklemim “dar alanda kısa paslaşmalar”a mühürlenmişti. 

Mesleğim, kolumu fizikî işlerde çalıştırmayı gerektirmiyordu. Tuşları eskisi gibi kullanabiliyordum. Ama kolum ağır çekimdeydi artık. Röntgen filmi durumu açıklamakta yetersizdi, yumuşak dokulardaki manzara karanlıkta kalıyordu. MR çekimi gerçeği tüm çıplaklığıyla sergilemeye yetti: “Omuzda enflamasyon”. Yani, mikrobik olmayan yaralanma. Anatomik yapıyı zorlamış, yanlış bir harekette bulunmuştum. Sonuç: İç kanama ve ödem, yani şişme ve hareketin donması. 

Ortopedist Prof.Dr. Metin Türkmen’e, olağanüstü pedegojik açıklaması için hayran oldum: “Omuz ekleminin içini çok ince yapraklı narin bir kitap gibi düşünün. Kanama ile ıslanan sayfalar kururken birbirine yapışmış. Onları kanatmadan ve yırtmadan ayırmak gerekiyor ki, bu da fizik tedavi uzmanlarının işi. Sabırlı ve titiz bir çalışmayla problem çözülür. Çözülmezse, devreye ben girer, neşterle çözerim.” Ve bana ulaşabileceğim en profesyonel fizik tedavi merkezlerinden PTR’ı önerdi: “Esaslı bir ekibi var, başlarında da Dr. Işık Akgöl.” 

Dikkatli ve titiz bir muayeneden sonra Dr. Işık Akgöl, Türkmen’in tanısına katılıp tedavi programını açıkladı: “Her seans yaklaşık 2 saat sürecek. Haftada iki, toplam 20-24 seansta hallolur. Sizden ricamız, aceleci davranıp yanlış haraketler yapmamanız. Zorlama bizi sıfır noktasına taşır.” Omuz ekleminin içi öyle darmış ki, ancak milimetrik hareketlere izin veriyormuş. “Söz, zorlama yok. Yeter ki, sevgili sağ kolum eski esnekliğine kavuşsun!” 

Işık Hanım’ı dinlerken yıllar önceki bir yanlışımı hatırladım: On parmak daktilo öğrenirken acele etmiş, rakam tuşlarında şartlı refleks tekniğine boş vermiştim. Bakmadan ve çok seri yazan parmaklarım, rakamlarda göz yardımı almadan yapamıyor şimdi. 

Fizyoterapistim Tuner Bey rikkatli, titiz, iyilik dolu. Tedavinin mantığını ve aşamalarını yalın sözcüklerle anlattı bana. Bakışı, konuşması, dokunuşu öyle güven verici ki... Hastanın doktoruna güvenmesi, doktorun hastaya güven vermesine bağlı. İnsan kendisini benimsemeyen, tedavi programını modern tıbbın imkanlarıyla sınırlayan ve hastasına dokunmaktan bile kaçınan hekime güvenebilir mi? 

Tuner Bey’in ilk işi, “hail Hitler!” hareketini hangi seviyede yaptığımı saptamak oldu (affınıza sığınarak bu benzetmeye başvurdum). Sağ elimi zorlamadan mümkün olduğu kadar kaldırmamı istemiş ve orta parmağımın ucundan işaretini aldı. Parmağımın ucu omuz hizasında kalıyordu. Üç ay sonra gayet rahat ve acısız biçimde “hail Hitler!” diyecek, gökyüzünü işaret edebilecektim. Tedavinin başarı ölçüsü bu yüksekliği göstermekten çok uzaktım. 

Omuzu benimki gibi donmuş olanlar bilirler, tedavinin mantığı; “fincancı katırlarını ürkütmeden”, Metin Bey’in sözünü ettiği ipek yapraklı kitabın sayfalarını yırtmadan ve kanatmadan usulca açmak. Işık Hanım’ı güldüren benzetmemi yinelersem, “omuzuma vurduğum 41 kilidin teker teker açılmasını beklemek, sonuncudan sonra 41 kere Maşallah!” demek. 

İkinci ayın sonunda ilk günkü işaret çizgisinin sadece 2-3 cm üstüne çıkabildiğimi görünce, dehşete kapılıp hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. “Sabırlı olun, çok iyi gidiyoruz” demişti Tuner Bey, sükûnetle... Meğer fizik tedavinin huyu-suyu böyleymiş. Suyun 100 derecenin eşiğine kadar hareketsiz kalıp, eşiği aşınca fokurdamaya başlaması gibi. Kolumun tam kapasite çalışma kıvamını bulması 100 metre yarışına benzemiyordu. Üç aylık maratonu kuralına göre ve telaşsız koşmam şarttı. 


“Benim sevgili sol dizim” 

Anatomik yapıdaki bir kusur vücudun öteki kısımlarıyla tolore edilebilir, ama gün gelir faturasını da çıkartırmış. Benim sevgili sol dizim de öyle olmuştu. Sağ ayağımdaki zafiyetin yükünü yıllarca üstlenen sol ayağım, 50’sini geçince menisküs ve dizkapağı kireçlenmesi gibi sorunlar edinmişti. Önceleri pek önemsememiş, “demek ki benim de artık diz ağrısından meteorolojik tahminde bulunma yaşım geldi” demiştim. Merdivende zorlanınca durumun vahametini anladım. Muayene, film, MR derken, tanıştıktan 3 sene sonra bir kez daha PTR ekibinin karşısındaydım. 

Bu defa karşımda, çocuksu görüntüsüne bakıp bilgi ve deneyimini küçümseyebileceğimiz, dolayısıyla da yanılacağımız İlknur Hanım vardı. En ağır problemi kuştüyü hafifliğinde kucaklayan ciddiyeti, esprilerle süslediği yaptırım gücü ve yüksek ikna yeteneğiyle harika bir fizyoterapisttir o. Ekibin öteki üyelerini de tanıyıp tarttıkça, Dr. Türkmen’in “esaslı ekip” demekle neyi kastettiğini çok iyi anladım. 


Son söz… 

Omuz tedavisinden bu yana 9 yıl geçti. Kolumu eskisi gibi rahatça kullanıyorum. Dr. Akgöl ve Tuner Bey’in, “Dikkat edin, donuk omuz problemi öteki kolda da oluşabilir” sözlerini unutmadım. Gerçekten de sol omuzumda pazumun dış yüzünde zaman zaman beliren gerilimi sevgiyle okşuyor, “Söz, seni yapamayacağın hiç bir harekete zorlamayacağım” diyorum. Dizkapağım için düzenli olarak -birkaç aylık aralarla- kıkırdak güçlendirici alıyorum. Ne var ki, “sürdürülebilir sağlıklı yaşam” için yapmam gereken sistemli hareketleri, spor disiplini edinememiş bir köylü kızı olarak hep ihmal ediyorum. Yürümenin, yüzmenin, en önemlisi de fazla kilolardan kurtulmanın kasları güçlendirdiğini deneyimlerimle öğrendim. Bacak kaslarımı güçlü tuttuğum sürece diz kapağımın beni yolda bırakmayacağından da eminim. (Ocak 2010)